"Bu Yara Artık Gizlenemez; Chiron Durağanlaştı, Sessizliğin Çığlığına Kulak Ver"

Bazen insan doğduğu yeri yitirmiş gibi hisseder. Bazen ise hiç ait olmamıştır. Göç, bir çocuğun adını unuttuğu ninnidir. Savaş, sadece silah sesi değil; bir annenin boş beşiğe baktığı andır. Ve o anlarda, dünya bir süreliğine susar.

Ama bazı sessizlikler çok şey anlatır.

Gökyüzü bu ara, tam da bu sessizliği gösteriyor. Adını koyamadığımız ama içten içe bildiğimiz bir yara var. Herkesin başka bir biçimde yaşadığı o eksiklik hissi… Kimsenin duymadığı bir kayboluş.

Sadece insanlar değil, mahalleler, şehirler, hatta ülkeler bile bir zamanlar sahip oldukları kimliği, sıcaklığı ve umudu kaybedebilir. Ve bu kayıpla birlikte, görünmez bir yara açılır. Herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı bir yara.

"Bu Yara Artık Gizlenemez; Chiron Durağanlaştı, Sessizliğin Çığlığına Kulak Ver" - Resim : 1

Dünyanın dört bir yanında aynı sessizlik var. Savaşlardan geriye kalan sessiz evler, kaybolmuş çocuklar, hiçbir ülkenin vatandaşı olamayan hayatlar… Bir annenin bekleyişi, bir çocuğun yalnızlığı, bir gencin geleceksizlikle baş başa kalışı… Bunların hepsi artık sadece yaşanmışlık değil, kolektif bir hafıza.

Gökyüzü şu sıralar bize tam da bu hafızayı hatırlatıyor. Sessizce bastırdığımız, alıştığımız, hatta kabullendiğimiz yaraları yeniden önümüze koyuyor. Ve diyor ki: “Bu sessizlik fazla uzun sürdü.”

Önümüzdeki günlerde, görmezden geldiğimiz pek çok gerçek, yüzümüze daha net çarpabilir. Göç yollarında kaybolan çocukların hikâyeleri gündeme oturabilir. Savaş alanlarından yükselen değil, suskunluğuyla can yakan haberler dünyayı dolaşabilir. Artık sadece “ne oldu” değil, “neye sessiz kaldık” sorusu sorulmaya başlanabilir.

Uluslararası ilişkilerde gerginlikler artarken, insanlar kendi içinde de bir sorguya girebilir. Nereye aitim? Gerçekten güvende miyim? Ya da neden bir türlü huzur bulamıyorum? Bu sorular, bireysel olmaktan çıkıp toplumsal düzeye taşınabilir.

Aynı zamanda eğitim, sağlık, barınma gibi en temel ihtiyaçlar bile, bu dönemde büyük tartışmaların konusu haline gelebilir. İnsanlar artık sadece yaşamayı değil, yaşarken görünmeyi, duyulmayı, anlaşılmayı da isteyebilir.

Aidiyet, yalnızca bir pasaport ya da adres meselesi değildir. İnsan, gördüğü, duyulduğu, dokunulduğu yerde ait hisseder. O yüzden bir toplumun en büyük yarası; kimsenin kimseye dokunmadığı, kimsenin kimseyi duymadığı, herkesin bir şekilde unutulduğu zamanlarda büyür.

Gökyüzü bu ara sessiz kalanları hatırlatıyor. Adı anılmayan çocukları, haberlere çıkmayan dramları, istatistiklere sığmayan kayıpları… Ve bize diyor ki: “Bu yara artık gizlenemez.”

Belki de artık bir adım atma zamanı. Görmediğimizin farkına varma, duyulmamışın sesine kulak verme zamanı. Belki de iyileşme, önce bunu kabul etmekle başlıyor.

Ve en başta şu soruyu kendimize sormakla:
Gerçekten ait hissediyor muyuz?
Yoksa sadece var olmaya çalışırken, yavaş yavaş siliniyor muyuz?