Kırmızı Pazartesi: Hıncal Uluç'u kim öldürdü?

2010 yılı başında Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği’nden ayrıldıktan sonra uzun süre gazeteye hiç uğramadım.

İlk defa 2013 yılında Genel Yayın Yönetmeni Berberoğlu’nu arayarak, “Enis, müsaade edersen gelip icra kuruluna beş dakikalık bir sunum yapmak istiyorum" dedim.

Eminim içinden “Bu adam ne yapmak istiyor yine” sorusu geçmiştir, ama bana karşı her zaman nazikti ve “Tabii, Abi gel” dedi.

KANYON CİVARINDA İKİ ODALI OFİS

O yıl Spotify Türkiye’ye girmişti.

Şirketin o dönemdeki Türkiye yöneticisi Ergül Çivi’yi arayıp ziyaretine gitmiştim.

Kanyon civarında iki odalı bir ofiste çalışıyorlardı.

Arkasından platforma girmiş, listelerimi yapmaya başlamıştım ve Türkiye’de en çok izlenen Spotify listeleri olmuştu.

Amacım Hürriyet İcra Kurulu üyelerine şunu anlatmaktı:

“Dünyada bir streaming devrimi başladı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve Hürriyet Spotify’la birlikte güzel işler yapabilir” demekti.

Anlattım ve çıktım.

Hürriyet’in yönetim kademesiyle son temasım bu oldu.

DÜN HINCAL ABİ'Yİ KAYBEDİNCE NEDEN O GÜN AKLIMA GELDİ?

Dün Hıncal Abi'yi kaybettiğimizi öğrendiğimde nedense aklıma 2013’deki o icra kurulu toplantısı  geldi.

(“Hıncal Abi” diyorsam lütfen laubaliliğime vermeyin. Kendisine öyle dememizi isterdi.)

Hıncal Abi, Hürriyet’e geldiğim günden itibaren beni destekleyen az sayıda Bâb-ı Âli mensubu gazeteciden biriydi.

Öteki ikisi de Güneri Cıvaoğlu ve rahmetli Ufuk Güldemir’di.

Zaman zaman beni eleştirirdi, ama en zor anlarımda ondan gelen bir yazı, bir mesaj, yapmak isteyip de başaramadıklarım konusunda bana yeniden özgüven verirdi.

ÖLÜM HABERİNİ ALDIĞIM AN HİSSETİĞİM TEK ŞEY ŞUYDU

Ancak son yıllarda övgüler azaldı, onun yerini eleştiriler, hatta çok ağır suçlamalar aldı.

Bunun miladı da 2013’de Spotify’ın Türkiye’ye girişidir.

Hiç gocunmadım, kendimi sorguladım, hatta haklı gördüğüm eleştiriler konusunda kendimi düzeltmeye çalıştım.

Ama ne yazık ki artık aramıza Spotify girmişti.

Dün akşam öldüğü haberini aldığımda ise içimdeki tek duygu, sevgi ve ona minnetti…

Bu yazı işte o minnet ve sevginin biraz hüzünlü ifadesi olacak.

BANA HINCAL ULUÇ’U TEK VE BEŞ CÜMLE İLE ANLAT DESENİZ

(*) Bana Hıncal Uluç’u tek cümle ile anlat deselerdi söyleyeceğim tek cümle şu olurdu:

“Hıncal Uluç, Türk medyasında 1980’lerde başlayan içerik devriminin en devrimci önderlerindendir…”

(*) Ona bir cümle daha ilave et derseniz ikinci cümlem şu olurdu:

“Hıncıl Uluç, Türk medyasında siyasi yazar sultasını kıran ilk devrimcidir…”

(*) Üçüncü cümle derseniz onu da şöyle anlatırdım:

“Hıncal Uluç, Türk medyasında, 2000’lerde gelecek olan  ‘entertainement’ yani eğlence kavramını keşfeden ilk devrimcidir.”

(*) Bir de dördüncü cümle:

“Türk medyasında ‘Ben’ kelimesini kullanmaya cüret eden ilk devrimcidir.”

(*) Ve son olarak beşinci cümle:

“Gazetecilikte gerçek cesaretin, iktidardaki liderlere vurmak değil, yerleşik ahlâkı, yerleşik gazetecilik tarzını, anlatım biçimindeki kalıpları kırmak olduğunu öğreten gazetecidir.”

BEŞİNCİ CÜMLEYİ HİÇ KÜÇÜMSEMEYİN, AYŞE ARMAN O KAPIDAN GİRİP GELDİ

Bu beşinci cümleyi hiç küçümsemeyin.

Çünkü “Kadının Adı Yok” diyen ilk devrimci gazete yazarları o kapıdan girip geldiler.

Yani ilk “Asena’lar…”

Duygu Asena mesela…

Ayşe Arman gibi devrimci kadınların yolunu bu cümle açtı.

"BİZ” TAHAKKÜMÜNE BAŞKALDIRANLAR O HÜCRE EVİNDE DEVRİM YEMİNİ ETTİ

Onun hikâyesinde en önemli devrimlerden biri “Ben” diye yazabilme ve konuşabilme konusudur.

Çünkü “Ben” diyebilmek, yazarı “Biz” tahakkümünden kurtarır, yani özgürleştirir.

Ona hayranlığımın ilk sebebi budur.

Türk gazeteciliği 1980’li yıllarda gerçek anlamda bir devrim yaşadı.

Bunu da 12 Eylül’de Ankara’dan İstanbul’a taşınan gazeteciler sağladı.

Onlar Ankara’nın "Ağır ol da molla desinler" tarzındaki ağır sisinden kaçan sürgünlerdi.

Önce bir başka devrimcinin, Ercan Arıklı’nın “hücre evine” sığındılar.

“Kadınca” devrimi, işte bu medyanın ilk hücre evinde doğdu.

Aynı evde Mehmet Yılmaz, Ali Kocatepe ve başka kişiler yaşıyordu.

Gazetecilerin müzikle, pop müzikçilerle ilişkisi o hücre evinde, yani Ercan Arıklı’nın kurduğu o dergi grubunda başladı.

Ve gazetecilik, siyasi yazarlara “bir adım geri” deyip, hayata kapılarını o evde sonuna kadar açtı.

O HÜCRDE EVİNİN DEVRİM KOMİSERİ HINCAL ULUÇ’TU

Bu hücre evinin devrim  komiseri Hıncal Uluç’tu…

Açıkça söyleyeyim, benim neslimin yeni yazarları, hepimiz biraz da onun paltosundan çıktık.

O nedenle birbirimizi destekleme, sevme hakkımız kadar dövme, yerden yere vurma hakkımız da vardı.

Biz o hakkı kullanmadık, Hıncal Abi ise, bir abi olarak bunu fazlasıyla kullandı.

Ama tam ihtiyacımız olduğu anlarda yine yanımızdaydı, sırtımızı okşadı.

Onun sayesinde Türk pop müziğini, sporun o güne kadar insanlara hiç açılmamış arka odalarını, gastronomiyi, restoranları, sinema salonlarını, tiyatroları, dünya haritasını keşfettik.

Açılan o kapıdan giren yüzlerce yeni ve genç yazar çıktı.

Siyasi gazeteciliğin demode olmuş, kendini arka plana düşmüş hisseden bütün ağır babaları o nedenle hiç sevmedi Hıncal Abi'yi…

Bizse çok sevdik…

Ta ki…

SPOTİFY GELİYOR VE HINCAL ABİ’YLE ARAMIZ AÇILIYOR

Ta ki Spotify gelinceyle kadar.

Aslında ikinci devrim gelmişti ve bu defa devrimi insanlar değil, teknolojiler yapıyordu.

Dijital devrim.

Ve mesleğin akıllı, ilerici üyeleri sörf tahtalarını alıp bu yeni dalganın üzerine atlıyordu.

Oysa Hıncal Uluç devrimci olsa da, kâğıdın sonsuz gücüne inananlar neslindendi.

Kâğıtta devrim yapan insanı, aynı kâğıt statükocu hale getiriyordu.

Hiç sevmedi dijital devrimi…

Reddeti..

Onu övenlere kızmaya başladı.

Ve benimle ilgili ilk ağır yazısını Spotify konusunda yazdı.

Gazetedeki sayfamı olduğu gibi Spotify’ın o yıl sonunda yayınlanan en çok dinlenenler listelerine ayırmıştım.

“Bu nedir” dedi. “Spotify reklamı yapıyor” diye şikâyet etti.

Artık Faruk Bildirici’lerin safına geçmişti.

Yerden yere vurdu bizleri…

Mesaj attım, “Hıncal Abi, milyonlarca insan artık müziğini buradan alıyor. Hayatımızın en önemli şeylerinden biri bu” diye yazdım.

Hiç ikna olmadı.

Aklı hâlâ konserlerde, önceden kendisine gönderilen “demo” kasetlerinde kalmıştı.

SONRA NETFLIX GELDİ AMA ONUN AKLI SİNEMA SALONLARINDAYDI

Sonra Netflix geldi…

YouTube yaygınlaştı.

Sosyal medya hepimizin önüne geçti.

Ama onun aklı ve ruhu hâlâ kâğıttaydı.

Kâğıdı kurtaran insandı.

Kâğıda hiç ihanet etmedi, hep sadık kaldı.

Ne var ki sadık dostu kâğıt can çekişiyordu. Ona yardım edecek mecali kalmamıştı.

Bu duygu Hıncal Abi'yi yaşlandırdı. Üslubuna daha kırıcı, daha acımasız bir hava verdi.

Hüzün ve çaresizlik onun bütün renklerini aldı götürdü.

Kaybettiği ilk renk de mavi oldu…

Yeniliğe açık, yaşam sevincinin rengini yani…

BAZEN BEN DE RÜYAMDA GAZETEDEKİ KÖŞEMİ GÖRÜYORUM

Onu anladığım bir taraf var hiç kuşkusuz.

Kâğıt bizim neslimiz için kendimizi var kılmanın hâlâ en etkili mecrası gibi görünüyor.

Bazen ben de rüyamda, kendi yazımı, kâğıt üzerinde bir sayfada, rengarenk fotoğraflar arasında görüyorum.

Hâlâ içimde duruyor o kâğıt.

Sayfadan uzaklaşmak, “kaybolmuşuz” duygusu veriyor bize…

İçimdeki o aşk hâlâ devam ediyor, ama hayatta yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey daha var.

Hiçbir şey ölü bir aşk kadar ölü değildir.

HINCAL ABİ ÇETİN ALTAN’IN HÜZNÜYLE  VEDA ETTİ HAYATA

Çetin Altan ölmeden önce Türk düşünce ve siyasi hayatına miras olarak kalacak şu sözü söylemişti:

“Hayal ettiğimiz ülke bu değildi…”

Aslında sadece onun değil, bizim neslin, 68’lilerin ve ötekilerinin de ortak hüznüdür bu cümle.

Hıncal Abi'nin hayal ettiği medya da bu değildi.

İşte bu hüzünle ve hayal kırıklığı ile ayrıldı aramızdan…

Ama ben onun devrimci yanını hiç unutmayacağım.

Hıncal Abi, 80 neslinin öncü gazetecilerini devrim sahillerine taşıyan “Granma gemisinin” kaptanıydı…