Normalmiş gibi yaşanan takıntı

Bu düzende kimse 'normal' olmak istemiyor ya da herkes gibi normal olmaya çalışıyor. Bir yandan farklı olmaya çalışıyor, bir yandan da kalıpların dışına çıkamıyoruz. Bu durum, akıllara şunu getiriyor; Takıntılı mıyız, yoksa düzene mi uymaya çalışıyoruz.

Aynı mesajı defalarca kontrol ediyoruz, ütüyü defalarca kontrol ediyoruz, evden çıkmadan ışıkları, prizleri ya da telefonumuzu kontrol ediyoruz. Saatlerce düşünmediğimizi hatta boş bir duvara baktığımızın farkındayız ama düşünmediğimizi ve iyi olduğumuzu söyleriz. Bunlar takıntı mı, yoksa çağın bize öğrettiği refleksler mi?

Her şeyin hızlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Duygular bile hızlı tüketiliyor. Bir şeye uzun uzun üzülmek “abartı”, bir şeyden çabuk vazgeçmek “olgunluk” sayılıyor. Sürekli güçlü görünmemiz bekleniyor. Kırıldığımızı saklıyoruz, yorulduğumuzu itiraf edemiyoruz. Sonra da bastırdığımız her duygu, zihnimizde takıntı olarak geri dönüyor. Tabi bunlar zamanla yıpratıp bir de hastalık olarak yansıyor.

Normalmiş gibi davranıp, içten içe yoruluyoruz. Herkese yetişmeye çalışırken en çokta kendimizi ihmal ederiz. Bunu özellikle de anneler yapar. Her şey geçer dersin oysa ki hiçbir şey geçmez.

Takıldığımız cümleler, unutamadığımız anlar, zihnimizde yarım kalan konuşmalar… Bunlar bizi hasta değil, insan yapar. Sorun, düşünmekte değil; düşünmenin içinde kaybolmakta. İnsanlar bazen bu takıntıyı suç olarak sayar.

Normal olmak belki de artık eskisi gibi bir şey değil. Ve belki de en normal olanlar, hissettiklerini inkâr edenlerdir.