Pazartesiyle aramızdaki garip ilişki
Pazartesi sabahları çalan alarmın sesi, diğer günlerden daha farklı olur. Pazar gününü güzelce dinlenmiş geçirmişken, sanki ertesi gün yeni bir hayata başlıyormuş gibi ağır gelir. Aslında bir nevi öyle olur. Hep deriz ya pazartesi gelsin diyete başlayacağım, spora başlayacağım... Bir şeyler için hep pazartesiyi bekleriz. Çünkü yeniden başlıyoruz...
Peki pazartesi sendromu diye bir şey gerçekten var mı? Yoksa onu biz mi icat ettik?
Hafta sonu, insanın algısını bozan bir boşluktur. Gelmesi uzun sürüyor ama geldiğinde de hemen bitiyor. Cuma günleri okul zili çalıp eve gittiğimizde ne güzel yeni başlıyor diyorduk. Fakat pazar akşamları bir aydınlanma geliyor. "Nasıl bitti, ne çabuk bitti ya? şaşkınlığıyla karşılarız pazartesiyi.
Pazartesi sabahları yaşanan o isteksizlik belki sendrom değil de, hafta sonunu bırakmak istemeyişimizdir.
Diğer günler daha hızlı geçer ama pazartesi günleri inadına bitme bilmez sanki.
Toplantılar daha uzun sürer, mailler daha ciddi gelir, insanlar daha az gülümser. Herkes birbirine aynı cümleyi kurar: “Pazartesi işte…” Sanki görünmez bir anlaşma varmış gibi o gün enerjik olmak ayıp sayılır.
Oysa pazartesi, haftanın diğer günleri gibi sadece bir gündür. Salıdan tek farkı, beklentisi daha fazladır. Pazartesi bize “hadi bakalım, kaldığın yerden devam” der. Biz ise henüz kaldığımız yeri hatırlamaya hazır değilizdir belki.
Aslında kabul etmek gerekir ki pazartesi günleri bir bahanedir. Hepimiz toplu bir 'of' çekmek istiyoruzdur.
Pazartesi sendromu var mı yok mu bilmiyoruz ama bir suçu olduğu kesin.
O da hafta sonundan sonra geliyor olması.
Oysa ki o da sadece bir gün ve o da bitiyor bir şekilde. Sendrom olarak kalıplaştırmasaydık belki de biraz olsa sevme şansımız olurdu.