Vitrin hayatlar çağında gerçek olmak

Hepimiz günün bir kısmını telefona bakmadan geçiremiyoruz. Tüm gün bakacak fırsat olmasa bile uyumadan mutlaka o storyler izlenir. Kim nerede, ne yemiş, kim ne giymiş, kim ne kadar mutlu... Hepsinin hayatı parmaklarımızın ucunda. Peki insanlar neden bu kadar gösterme meraklısı, ya da gerçekten gösterdikleri gibi mi? Ya da olmak istediklerini gösteriyorlar.

Sosyal medya bize bir dünya sundu; ama bu dünya çoğu zaman gerçeğin kendisi değil, vitrini oldu. Filtrelerle pürüzsüzleştirilen yüzler, kırpılmış karelere sığdırılan mutluluklar, yalnızca iyi anların sergilendiği hayatlar… Kimse uykusuz gecesini, geçim derdini, kırık kalbini paylaşmak istemiyor. O yüzden gördüğümüz şey, hayatın bütünü değil; seçilmiş, ayıklanmış, parlatılmış bir kesiti.

Sosyal medyada hep aynı yüzler, aynı fikirler, aynı hayatlar dönüp duruyor. Oysa ki gerçek dünya çok daha çeşitli ve çok daha karmaşık.

Bir diğer tehlike de başarı ve mutluluk kavramlarının yeniden tanımlanması. Takipçi sayısı, beğeni, izlenme… Bunlar yeni ölçütler oldu. Sessizce iyi bir insan olmak, kimseye görünmeden emek vermek, küçük ama anlamlı bir hayat kurmak değersizmiş gibi hissettiriliyor. Herkes yaptığı iyiliği, aldığı kıyafeti göstermeden rahat edemiyor sanki. İnsanlardan onay, alkış bekliyorlar. Fakat başarı, diğerlerinden her zaman onay beklemek anlamına gelmez.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi: Gerçekten mi böyle yaşamak istiyoruz, yoksa böyle görünmek mi? Telefonu bir kenara bırakıp kendi hayatımıza baktığımızda, elimizde sandığımızdan çok daha fazlası olabilir. Sadece ekran ışığı altında değil, gün ışığında da görmeyi denemek gerekiyor.