Son Yazıları

Sosyal medyada hızlı yargı, kalıcı enkaz

Bir olay oluyor, bir video ya da fotoğraf yayılıyor sosyal medyada. Kimin ne yaptığı, neden olduğu, arka planda ne yaşandığını bilmeden hemen herkes gördüğünü yorumluyor. Hemen yorumlar yazılıyor, etiketlerle linç kültürü başlatılıyor. Herkes bu linçe de salgın gibi uyuyor adeta. Mahkeme salonlarına gerek kalmadan, sanık da hazır, ceza da. Peki bu gerçekten adalet mi, yoksa kontrolsüz bir öfke mi? Peki bu linç kültürünün arkasındaki o insanların hiçbir şeyi başaramadığı, etrafında sevilmedikleri mi? Birçok yorum yapılır aslında buna...

Linç kültürü, adalet duygusunun öfkeyle karıştığı noktada başlıyor. İnsanlar haklı bir tepkiyle ses çıkarıyor belki ama o ses, çoğaldıkça sağduyusunu kaybediyor. Bir kişinin yaptığı hata, bazen bir ömürlük damgaya dönüşüyor. Özürler yetmiyor, açıklamalar dinlenmiyor. Çünkü amaç anlamak değil, biletini kesmek.

Yazının Devamı

Bir haber kaç kez tüketilirse unutulur?

Sabah uyanır uyanmaz ilk işimiz telefona bakmak. Daha gözümüzü açmadan, ayılamamışken hemen bir haber akışının içinde buluruz kendimizi. Cinayet, deprem, ekonomi, adaletsizlik, şiddet... Ülkemizde gündem bitmez ki... Birini okuyup geçiyoruz diğerine saydırıyoruz, bir başkasına hayret ediyoruz. İşte tam bu noktada şunu soruyoruz: Bir haber kaç kez tüketilirse unutulur?

Eskiden bir haber günlerce gündem olurdu. Defalarca manşet olur akşamları programa konu olurdu. Şimdi ise haberlerin ömrü saniyelik oldu. O haberi sindirmeden bir başka habere atlıyoruz. Ne ara unuttuk az önce içimizi yakan o haberi.

Yazının Devamı

Sokaktaki sessiz dostlara can olalım!

Kış geldiğinde herkesi bir telaş kaplar. Kalın montları, giysileri çıkarırız, kombileri açar, battaniyeleri koltuklara sereriz. Hepimiz sıcakta mayışmayı severken peki ya dışardaki canlar? Onlar için bu soğuk günler çok daha zor geçiyor. Geçen yıl patilerini gölde ısıtan bir kedi vardı sosyal medyada yayılmıştı sonra onun soğuktan öldüğü haberini almıştık içimiz yana yana. Geçen günlerde de 15 yaşındaki matmazel soğuktan korunmak için metroya sığınmıştı. Görevliler döverek vahşice öldürmüştü köpeği... Biz merhametimizi nerede kaybettik?

Apartmanın önüne koyulan tabakları, kulübeleri atacak kadar kötü oldu insanoğlu. Biz sıcacık evlerde otururken dışarda birileri hayata tutunmaya çalışıyor. Bir kap mama, bir kap su ve bir karton parçası onları mutlu etmeye yeter aslında. Bizim için küçücük ama onlara can. 'Nasıl olsa birileri ilgileniyordur' diyerek çoğu insan hiç etrafına bakmıyor bile. Ama merhamet başkasına havale edilecek bir duygu değil. Çöpün yanına biraz mama koyabilmek sizden hiçbir şey götürmez aksine iyilik getirir. Muhtaç bir cana yardım ettiğinde güzellikler her zaman seni bulur.

Yazının Devamı

Yaşadığın hayat, aklından geçenin izidir!

İnsan çoğu zaman hep bir şeylerden şikayet eder. 'Benim payıma da düşen buymuş' der. Çoğu zaman başına geleni kabullenir. Oysa durup düşünmez, o kader dediği şeyi kendi düşünceleriyle oluşturduğunu. Çoğu zaman fark edersiniz, neyi düşünürseniz onu yaşadığınızı. Bir düşünce geçirirsiniz aklınızdan ve zaman geçmeden onu yaşarken bulursunuz. Hatta derler ya, 'kötüyü çağırma' ya da 'iyi düşün iyi yaşa' hepsinin bir anlamı var aslında.

Sürekli mutsuzum dersen mutsuz hissedersin, ben onu alamam dersen ona hiçbir zaman sahip olamazsın. Bir söz var; Zorlayınca olmaz, nasipse olur. Ama zorlamadan da nasip olmaz. Çünkü kader gayrete aşıktır" kendimize sürekli bunu hatırlatmalıyız. Kendine güvenmezsen zaten yapamazsın. Mesela biri bana güvenmediğinde benim orda inadım başlar. Sen kimsin ki bana yapamayacağımı söylüyorsun? Herkese bunu söyleyin. Eğer gerçekten inanır ve bunun için çabalarsan tüm yollar önüne serilir. Hayat sözcüklerden ibarettir.

Yazının Devamı

Kar tanelerinin getirdiği mutluluk

Kar yağmaya başladığında şehir sanki başka bir dünyaya açılır. Her yer beyaza bürününce tüm kötülükleri ortadan kaldırmış gibi bir masal diyarına benzer. Kar, hepimizin içindeki o mutluluğu, huzuru, çocukluğunu geri getirir.

Yetişkinler de çayını alır camın kenarında oturur o güzel manzarayı izler. Çünkü o da güzel günlerini hatırlamak ister.

Yazının Devamı

Normalmiş gibi yaşanan takıntı

Bu düzende kimse 'normal' olmak istemiyor ya da herkes gibi normal olmaya çalışıyor. Bir yandan farklı olmaya çalışıyor, bir yandan da kalıpların dışına çıkamıyoruz. Bu durum, akıllara şunu getiriyor; Takıntılı mıyız, yoksa düzene mi uymaya çalışıyoruz.Aynı mesajı defalarca kontrol ediyoruz, ütüyü defalarca kontrol ediyoruz, evden çıkmadan ışıkları, prizleri ya da telefonumuzu kontrol ediyoruz. Saatlerce düşünmediğimizi hatta boş bir duvara baktığımızın farkındayız ama düşünmediğimizi ve iyi olduğumuzu söyleriz. Bunlar takıntı mı, yoksa çağın bize öğrettiği refleksler mi?Her şeyin hızlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Duygular bile hızlı tüketiliyor. Bir şeye uzun uzun üzülmek “abartı”, bir şeyden çabuk vazgeçmek “olgunluk” sayılıyor. Sürekli güçlü görünmemiz bekleniyor. Kırıldığımızı saklıyoruz, yorulduğumuzu itiraf edemiyoruz. Sonra da bastırdığımız her duygu, zihnimizde takıntı olarak geri dönüyor. Tabi bunlar zamanla yıpratıp bir de hastalık olarak yansıyor. Normalmiş gibi davranıp, içten içe yoruluyoruz. Herkese yetişmeye çalışırken en çokta kendimizi ihmal ederiz. Bunu özellikle de anneler yapar. Her şey geçer dersin oysa ki hiçbir şey geçmez. Takıldığımız cümleler, unutamadığımız anlar, zihnimizde yarım kalan konuşmalar… Bunlar bizi hasta değil, insan yapar. Sorun, düşünmekte değil; düşünmenin içinde kaybolmakta. İnsanlar bazen bu takıntıyı suç olarak sayar. Normal olmak belki de artık eskisi gibi bir şey değil. Ve belki de en normal olanlar, hissettiklerini inkâr edenlerdir.

Yazının Devamı

Konfor alanındaki sessiz çürüme

Değişim çoğu zamanlar büyük kararlar gerektirir. Bazen hayatı altüst eder bazen de hiç beklemediğin gibi gelişir. Oysa değişim, çoğu zaman sessiz ve güçlü bir şekilde gelir. Bir alışkanlığı bırakmak her zaman zor gelir. Aslında konfor alanı sanıldığı kadar rahat değildir. Sadece seni bazen yormaz ama içten içe çürütür. Rahat hissedersin ama canlı ve güçlü hissedemezsin. Günler, aylar değişir ama sen bir arpa boyu yol edinemezsin. Artık sıkılmaya başlar, o saklandığın alandan çıkmak istersin. Fakat bu sefer de değişim korkutur. Çünkü koca bir bilinmezliğe adım atmak cesaret ister. Gidersem ne olur, kalırsam ne olur karmaşasının içinde debelenirken bulursun kendini. Çoğu insan bildiği acıyı, bilmediği ihtimallere tercih eder. "En azından burası tanıdık" der. Kötü olduğunu bile bile orda yaşamaya devam eder. Fakat, yaptığın değişiklik kötü olsa bile 'en azından denedim' şansını elde edersin. Diğerlerinden bir farkın var korkmadın ve yeniliğe adım attın. Sonunu düşündün ama hesap edemediğin şeyler olur. Ama bunlar her zaman olabilecek şeyler. Değişim konforlu değil ama öğreticidir. Can yakar, hata yaptırır bazen düşürür.Fakat güçlü ve kendine güveni olan insan düştüğü yerden de kalkar. Aynı yerde kalanlar belki düşmezler ama yükseldiklerini de hiç görmezler. Mesele nerde kalmayı tercih ettiğimizdir.

Yazının Devamı

Tekrar tuşunda saklanan duygular

Bazı şarkılar vardır, bir kere dinlemekle doymayız. Biter başa sararsın, sonra bir daha, bir daha derken 35 kere üst üste dinlediğini fark edersin. Sonra ne olur... O kadar dinlemişiz ki artık hevesimizi almışızdır. Bir zaman sonra karşımıza o şarkı geldiğinde pas geçeriz. Oysa ki o şarkıyı dinlerdik sabah, akşam. Müzik mecrasının dili olsa 'Sıkılmadın mı?! diye sorardı. Ama duramazsın çünkü tüm mesele o anki ruh halindir. O anki halimiz ısrarla o şarkıyı istiyordur, belki de ona yakın hissediyoruzdur. Söyleyemediklerimizi, hissettiklerimizi başkasından duymak iyi geliyordur. Tek böyle düşünen ben değilimdir hissi iyi geliyordur belki de...İlk dinleyişte melodiye takılırız. İkinci dinleyişte sözler çarpar. Üçüncüde bir cümle “bu tam ben” dedirtir. Dördüncüde anılar devreye girer. Beşincide bir yüz belirir gözünün önünde. Altıncıdan sonra artık şarkı senin değildir; sen şarkının içinde klip çekiyorsundur. Sonra acıyı sindirip eşlik edersin. O yüzden başa sarmak bir alışkanlık değil, bir ihtiyaç hâline dönüşür. Bir de dışarıdan bakınca tuhaf görünen tarafı var. 'Yine mi o?' derler. Başka şarkılar da var evet ama her şarkı başka bir ruh hali gerektirir. Ve sen her seferinde farklı ruha bürünmek yerine ezberlediğin yerde kalmak istersin. Orda daha rahat, daha güvenli hissedersin. Aynı şarkıyı 35 kez dinlemek aslında kontrol etme çabasıdır biraz. Duyguyu bildiğin yerde tutmak, taşmasını engellemek. Her tekrar, “buradayım, hâlâ buradayım” deme biçimidir. Şarkı değişirse his de değişecekmiş gibi gelir.

Sonra bir gün olur, o şarkıyı açarsın ve eskisi gibi tat vermez artık. Ne aynı yere dokunur ne aynı cümleye. İşte o zaman anlarsın ki hislerin başka bir yöne doğru değişmiştir. Belki sen iyileşmişsindir, belki sadece başka bir şarkıya geçme zamanı gelmiştir.

Yazının Devamı

Pazartesiyle aramızdaki garip ilişki

Pazartesi sabahları çalan alarmın sesi, diğer günlerden daha farklı olur. Pazar gününü güzelce dinlenmiş geçirmişken, sanki ertesi gün yeni bir hayata başlıyormuş gibi ağır gelir. Aslında bir nevi öyle olur. Hep deriz ya pazartesi gelsin diyete başlayacağım, spora başlayacağım... Bir şeyler için hep pazartesiyi bekleriz. Çünkü yeniden başlıyoruz... Peki pazartesi sendromu diye bir şey gerçekten var mı? Yoksa onu biz mi icat ettik? Hafta sonu, insanın algısını bozan bir boşluktur. Gelmesi uzun sürüyor ama geldiğinde de hemen bitiyor. Cuma günleri okul zili çalıp eve gittiğimizde ne güzel yeni başlıyor diyorduk. Fakat pazar akşamları bir aydınlanma geliyor. "Nasıl bitti, ne çabuk bitti ya? şaşkınlığıyla karşılarız pazartesiyi. Pazartesi sabahları yaşanan o isteksizlik belki sendrom değil de, hafta sonunu bırakmak istemeyişimizdir. Diğer günler daha hızlı geçer ama pazartesi günleri inadına bitme bilmez sanki. Toplantılar daha uzun sürer, mailler daha ciddi gelir, insanlar daha az gülümser. Herkes birbirine aynı cümleyi kurar: “Pazartesi işte…” Sanki görünmez bir anlaşma varmış gibi o gün enerjik olmak ayıp sayılır. Oysa pazartesi, haftanın diğer günleri gibi sadece bir gündür. Salıdan tek farkı, beklentisi daha fazladır. Pazartesi bize “hadi bakalım, kaldığın yerden devam” der. Biz ise henüz kaldığımız yeri hatırlamaya hazır değilizdir belki. Aslında kabul etmek gerekir ki pazartesi günleri bir bahanedir. Hepimiz toplu bir 'of' çekmek istiyoruzdur. Pazartesi sendromu var mı yok mu bilmiyoruz ama bir suçu olduğu kesin. O da hafta sonundan sonra geliyor olması. Oysa ki o da sadece bir gün ve o da bitiyor bir şekilde. Sendrom olarak kalıplaştırmasaydık belki de biraz olsa sevme şansımız olurdu.

Yazının Devamı

Güç maskesinin altındaki yorgunluk

Hayatın her köşesinde güç göstergesi mevcut artık. İnsanlar için güçsüz görünmek, bir yerde ağlamak, yardım istemek zayıflık haline geldi. Nasılsın sorusuna verilen "iyiyim" cevabı bir otomatik refleks aslında. Hızla akıp giden yoğun hayatımızda bazen nasıl hissettiğimizi bile anlamaya vaktimiz olmuyor. Biraz durmaya ve iç sesimizi duymamıza cesaret göstermemiz gerekiyor. Çocukluğumuzdan beri hep güçlü görünmemizi ister anne babalarımız. Düştüğümüzde hemen kalkmamızı, ağlamamamızı, susmamızı beklerler. Büyüdükçe aynı şeyleri yapmaya devam ederiz. İnsan, acısını saklamayı öğrendikçe yalnızlaşır; yalnızlaştıkça da daha güçlü görünmeye mecbur hisseder. Bu kısır döngü, zamanla ruhu yıpratmaya başlar.Bazılarının, "bana bir şey olmaz" kalkanı vardır. Biri bir şey dediğinde hemen bu maskeye sığınırız. Bazı şeyler için doğru aslında bir şeyi kaybettiğinde neden sana bir şey olsun ki. Ama kıymet verdiğin şeyi kaybettiğinde... O zaman güçlü durmaya gerek var mıdır sizce? Biraz hayatı salmak, o anki kimliklerimizden uzaklaşmak gerekmez mi? Kim sizi yadırgayabilir, ya bu yargılayanın ayıbı olmaz mı? Belki de insanların aklında o anki halinizle kalmaktan mı korkuyorsunuz? Belki de hepsi... Herkesin bir kırılma noktası, bir yorulma eşiği, bir tuttuğunda sızlayan bir yanı var. Dünyanın en güçlü görünen insanları bile gece ışıklar söndüğünde sessizlikle baş başa kalınca en çok kendileriyle mücadele eder.Gülümsemeyi borç, susmayı olgunluk, katlanmayı erdem sanıyoruz. Duygularımızı saklamak, sorunlarımızı halının altına süpürmek daha kolay geliyor belki de. Fakat ruhun biriktirdiği her şey, gün geliyor taşacak bir yer buluyor.Ara sıra omuzlarımızdaki yükü bırakıp derin bir nefes almaktan zarar gelmez. Güç, bazen yavaşlamaktır, bu da geçecek diyebilmektir. Bazen bir baba, anne, abi, abla olduğunu unutup sadece kendin olarak derdi sayman gerekir.

Yazının Devamı

Yılın sonunda yeniden yeşeren umutlar

Yılın son günlerine yaklaştıkça sokaklar ışıl ışıl olmaya başladı. Sokaklar, caddeler, kafeler, vitrinler... Her yer yılbaşının ritmini taşıyor. Daha dün sıradan olan kaldırımlar bugün adeta masallar diyarını andırıyor. Hepimiz gözlerimizi alamıyoruz ve uzun uzun o süslenmiş ağaçlara bakıyoruz. Aynı sokaktan defalarca kez geçiyoruz ama Aralık ayında bu sokaklar başka bir anlam taşımaya başlıyor. Renkli renkli ışıklar, kardan adamlar... Hepsi birer çocukluğumuzun hatırası gibi.Telaşlı telaşlı koşuşturan insanların bile bir anda ifadesi değişiyor. Çünkü yeni bir yıl geliyor. Yeniden başlıyoruz, yeniden umut ediyoruz. Keşkeleri bırakıp, belkiler geliyor... Herkesi yeni yıl heyecanı sarıyor. Etkinlikler, konserler... Biraz telaşı bırakıp içimiz huzurla doluyor sanki. Yılbaşının en güzel tarafı belki de bu. Geçmişin ağırlığını bir geceliğine de olsa kenara bırakmamızı sağlıyor. Dargınlıkları, kırgınlıkları, başarısızlıkları bir anlığına bile olsa unutuyoruz. İçimizde kendimize dair küçük bir merhamet uyanıyor: “Bu yıl kendime daha iyi davranacağım.”Keşke sokakların ışığı hiç sönmese, bizim içimizdeki ışıkların sönmeyişi gibi. Bir yıl baha bitiyor ama bizim yeni yıldan isteklerimiz bitmiyor. Umutla, sağlıkla, güzelliklerle gelsin. İnsanlara en çokta merhamet, vicdan getirsin...

Yazının Devamı

Büyürken içimizdeki çocuğu unuttuk

Zaman geçtikçe her şeyimiz değişiyor. Sadece yaş almıyoruz, her yeni yılda duygularımızı, heyecanlarımızı, renklerimizi içimizdeki çocukluğumuzu kaybettik.Çocukken dünya anlamlıydı.Gökyüzü daha maviydi, oyuncaklar daha değerli, hayaller daha gerçek… Şimdi ki çocuklar alınan oyuncağı hemen kırıyor üstelik üzülmüyor bile çünkü hemen yenisi alınacak.

Büyümek... Yükü ağır bir kelime aslında. Bir zamanlar hepimiz okul bahçesinde koşardık, hayallerimiz için masa başına otururduk. Şimdi o çocukların başka yükleri var, hepimiz o çocukluğu bir köşede unuttuk.

Yazının Devamı

Gürültülü dünyada hayatımızdan sessizce geçenler

Her gün bir kötülükle açıyoruz gözümüzü. Bir yerde öldürülen kadınlar, masum yere katledilen hayvanlar, şiddete maruz kalan çocuklar... Bazı insanlar, televizyonu açmaya, telefona bakmaya, haber dinlemeye korkar oldu. Çünkü, onların derdi iyi insanların omzuna çöker.Böyle bir zamanda, iyi ve vicdanlı kalabilmek cesaret istiyor.Eskiden hayat daha yavaştı. Bir şeylere ulaşmak daha kıymetliydi. İnsanlar birbirlerini daha çok dinler, kıymet verirlerdi. Çıkar için değil sevdikleri için tutarlardı birbirlerini. Birinin yüzüne baktığında içindeki iyiliği hissedebilirdin. Şimdi kimse kimseye güvenmiyor. Çoğu insan iyiliğine değil, niyetine bile şüpheyle bakıyor. Birine yardım etmek istediğinde "Acaba yanlış mı anlar?" diye çekinir olduk.İyi insanlar az da olsa biraz kaldı... Yoruldular, kırıldılar ama hala varlar.Bir iyilik yapıp karşılığında teşekkür beklemeyen, kimsenin görmediği yerde bile doğru olanı yapan, birine sırf insan olduğu için el uzatan insanlar… Onlar bu kalabalığın içinde sessizce yürüyen kahramanlar aslında. Vicdan dediğimiz şey insanın var olma sebebidir. Yanlış yapmayı engelleyen, kötülüğe, haksızlığa susmayan, yine de doğru bildiği şeyi yapan ve en çok da "Ben böyle biri olmak istemiyorum" dedirten o güç...Ama her vicdanlı insana bir bedel ödetirler. Onlar sessiz bir şekilde yoluna devam eder fakat unutmamalılar ki: Sessiz olan her şey çok güçlüdür... Bir insanın tek bir doğru davranışı bile bir çocuğun hayatını değiştirebilir. Bir cümle bir kalbi onarabilir. Bir iyilik hiç tanımadığın birinin karanlığını aydınlatabilir.Kötülüğün kolay, iyiliğin zor olduğu bu dünyada…Gürültü çıkarmadan, gösteriş yapmadan, sadece insan olduğu için iyi kalan insanlar… Hep var olun.

Yazının Devamı

Bir çocuğun kalbine dokunan güç!

İlkokul sıralarından, üniversite sıralarına kadar kahrımızı çeken hep birileri vardır. Öğretmenlerimiz... Kiminin en sevdiği ilkokulda kalmıştır, kiminin lisede, kiminin ise üniversitede... Her biri ayrı kıymetli fakat gönülde kalan birileri vardır mutlaka. Kalbe dokunan öğretmenler vardır, hatta kimisi bunu fark etmez bile. Duruşları, bakışları, sınıfa girişleri, kıyafetleri bile farklıydı eski öğretmenlerimizin. Her gün takım elbiseyle gelip işine kıymet verenler vardı. Bir öğretmenim vardı mesela kapıdan her girişinde sınıf susardı… Ondan korktuğumuz için değil saygı duyduğumuz için susardık. Bizi asla korkutmaz şakalarıyla verdiği huzurla dersini masal gibi anlatır çıkardı. Biz de hep onun dersi gelsin diye beklerdik...Onların gözlerinin içine hayranlıkla bakardık, hep onları öncü alırdık kendimize. Yıllarca bir öğretmenimi bulmaya çalıştım, sonunda buldum ve onunla konuşunca sanki çocukluğuma sarılmış gibi huzurla doldum. Öğrenciyi puanla değerlendirmeyen derdiyle dertlenip onu kırmadan iyilik yapmaya çalışan, yoluna ışık olan öğretmenlerimiz iyi ki varlar.

Her birinin yeri çok farklı, hepsinden farklı hayat dersleri aldık. Mesleğimizi elimize almamız için büyük emeklerle savaş verdiler. Bugün yetişkinsek, ayaktaysak, bir yol bulup yürüyorsak…Bir yerde bir öğretmenin izi mutlaka vardır.

Yazının Devamı

Ölenle ölünmez ama kalanlar da yaşamıyor

'Ölenle ölünmez' demişler zamanında... Hepimiz kulaklarında aynı söz var. Sana böyle moral verirler 'ölenle ölünmez'... Doğru, hayat bizim elimizde olmadan akıp gidiyor. Biz mutsuzuz diye kimse hayatı durdurmuyor. Ama bazen öyle anlar olur ki, yaşadığını söylemek bile ağır gelir insana. Yürüyoruz, yemek yiyoruz, gülüyoruz ama gülerken kalbimize bir bıçak saplanır hani... Yakın zamanda 20 şehit verdik. Yirmi can, yirmi aile, yirmi ocağa düşen ateş... Ve hayat hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyor. Sosyal medyada eğlenceli videolar, yemekli paylaşımlar... Ağır geliyor ve ister istemez soruyor insan: Bir tek bana mı tuhaf geliyor? Elbette kimse hayatını durdurmayacak, ağıt yakmayacak ama mesele en azından bir durmak, bir 'acımız' var demek, özen göstermek... Bazı konular hassasiyet ister, sessizlik, anmak, daha fazla yer vermek gerekir. Şehit videoalrının arkasına bir de acılı müzik koyma telaşımız var. Sanki acımızı hissetmek için fon müziğine ihtiyacımız varmış gibi. O videolarda, anaların, babaların, eşlerin feryatları var ama olsun yine de müzik iyi gider diyoruz... Biz acıyı da tüketiyoruz sanki.Hızlıca yaşayıp, hızlıca unutuyoruz.Bir sonraki gündeme koşuyoruz. Ama unutmamız gerekiyor, öfkemizi diri tutmamız gerekiyor. Biz yaşayalım diye can verenlere daha fazla yer vermemiz lazım.

Yazının Devamı