MEKKE’DE NASIL BİR SAVUNMA MİMARİSİ KURULDU?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, son yılların en önemli bölgesel güvenlik adımlarından biri olmaya aday.
Mesele yalnızca üç ülkenin askeri iş birliğini geliştirmesi değil. Asıl önemli olan, Ankara, Riyad ve İslamabad’ın birbirlerinin güvenliğini doğrudan ilgilendiren ortak bir savunma çerçevesinde buluşması.
Anlaşmanın merkezindeki hüküm açık; taraflardan birine yapılacak silahlı saldırı, üç ülkenin ortak güvenliğine yönelmiş saldırı kabul edilecek. Bu madde tek başına anlaşmanın ağırlığını ortaya koyuyor. Çünkü aynı masada üç ayrı stratejik güç unsuru var.
Türkiye NATO’nun en büyük askeri güçlerinden biri. Son yıllarda hızla gelişen savunma sanayii, operasyonel tecrübesi, insansız sistemleri, deniz platformları, füze teknolojileri ve genişleyen askeri diplomasisiyle Avrupa’dan Kafkasya’ya, Körfez’den Afrika’ya kadar etkisini artırıyor. Pakistan, İslam dünyasının nükleer silaha sahip tek ülkesi. Büyük, tecrübeli ve yüksek askeri kapasiteye sahip bir orduyu temsil ediyor. Suudi Arabistan ise enerji piyasalarındaki ağırlığı, yatırım gücü, Arap dünyasındaki siyasi etkisi ve büyüyen savunma bütçesiyle bu üçlüye farklı bir stratejik boyut kazandırıyor.
Bu nedenle Mekke’de atılan imza yalnızca askeri bir düzenleme değil. Askeri kapasite, ekonomik güç, savunma teknolojisi, enerji jeopolitiği ve stratejik caydırıcılık aynı siyasi iradede buluşuyor.
FİDAN: “DIŞ POLİTİKAMIZIN KÖŞE TAŞLARINDAN BİRİ”
Mekke Anlaşması’nın siyasi felsefesini en açık biçimde anlatan isim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan oldu. Fidan’ın Anadolu Ajansı Editör Masası’ndaki açıklamaları, anlaşmanın günlük gelişmelere verilmiş bir refleks değil, uzun vadeli dış politika tasarımının parçası olduğunu gösteriyor.
Fidan önemli bir ayrıntı veriyor; “İki yıldır bu anlaşma hazırlanıyor”. Bu cümle kritik. Çünkü anlaşmanın son haftalarda yaşanan gerilimlerin sonucu olarak ortaya çıkmadığını, arkasında uzun bir diplomatik hazırlık bulunduğunu gösteriyor.
Fidan’ın en dikkat çekici vurgularından biri de “bölgesel sahiplenme” kavramı; “Bölgesel sahiplenmemizin artırılması önemli. Dışarıdan gelen hegemonlar sorunları çözmüyorlar, daha da akut hale getiriyorlar”. Bu ifade aslında anlaşmanın temel felsefesini özetliyor. Bölgenin güvenlik sorunları yalnızca dış güçlerin askeri varlığı ve garantileri üzerinden çözülemez. Bölge ülkelerinin kendi aralarında daha güçlü, daha kalıcı ve daha kurumsal güvenlik mekanizmaları kurması gerekiyor.
Bu yaklaşım Batı’yla ilişkilerin sona erdirilmesi anlamına gelmiyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ABD ile güçlü savunma ilişkilerine sahip. Pakistan’ın Çin, ABD ve Körfez ülkeleriyle kendine özgü güvenlik bağları bulunuyor. Ancak yeni model şu sorunun cevabını arıyor: Bölge ülkeleri küresel ortaklıklarını korurken kendi güvenlik alanlarını kendileri kurabilir mi?
Mekke Anlaşması bu soruya verilmiş en güçlü cevaplardan biri.
“YAZIYA BAĞLADIĞIMIZ BİR ORTAK TEHDİT YOK”
Böylesine güçlü bir savunma anlaşmasının ardından ilk soru kaçınılmaz olarak şu oldu: Bu yapı kime karşı kuruldu? İran’a mı? İsrail’e mi? Yoksa ABD’nin bölgedeki güvenlik sistemine alternatif yeni bir eksen mi?
Hakan Fidan bu tartışmaya net bir sınır çiziyor: “Yazıya bağladığımız bir ortak tehdit yok”.
Bu cümle anlaşmanın karakterini anlamak bakımından hayati. Çünkü klasik ittifakların çoğu ortak bir düşmana karşı kurulmuştur. Mekke Anlaşması ise en azından resmi çerçevesi itibarıyla belirli bir devleti düşman ilan etmiyor.
Fidan bunu daha da açık ifade ediyor: “Bize saldırmayan hiçbir ülke hedefimizde değil”.
Ardından üç ülkenin dış politika karakterine dikkat çekiyor: “Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye’nin dış politika tavırlarına baktığınızda yayılmacı politikaları olan ülkeler değil. Kendi sınırları içerisinde kendi dertleriyle, kalkınmalarıyla meşguller”.
Ve şu çerçeveyi çiziyor: “Bu ülkelerle bir araya geldiğimiz zaman doğal olarak bir savunma örgütü oluşturuyoruz; yani saldırgan bir yaklaşım yok”.
Bir başka cümlesi de aynı yaklaşımı tamamlıyor: “İster bölge içinden ister dışından saldırıya uğramadığı sürece bu ittifakın herhangi bir ülkeyle alıp veremediği olamaz”.
Ankara’nın kurduğu dil dikkat çekici. Bir düşman tarif etmek yerine caydırıcılık tarif ediliyor. Bir saldırı planından değil, ortak savunmadan söz ediliyor.
İRAN’A KARŞI MI?
Anlaşmanın özellikle Arap dünyasında İran kaynaklı güvenlik kaygıları üzerinden okunması şaşırtıcı değil. Körfez ülkeleri uzun süredir İran’ın bölgesel nüfuzu, füze kapasitesi, vekil güçleri ve Husi saldırıları nedeniyle ciddi güvenlik baskısı hissediyor. Kızıldeniz’de ticari gemilere yönelik saldırılar, enerji hatlarının kırılganlığı ve geçmiş yıllarda Suudi Arabistan’a yönelen füze ve İHA saldırıları bu kaygıyı büyüttü.
Ancak Mekke Anlaşması’nı yalnızca İran karşıtı bir yapı olarak tanımlamak eksik kalır. Fidan’ın Suudi Arabistan’a ilişkin sözleri de bunu gösteriyor; “Suudi Arabistan ile konuştuğumuz zaman İran’la ilgili ‘Biz İran’la savaşalım, İran’ı yok edelim’ gibi bir niyetleri yok”.
Ardından şu değerlendirmeyi yapıyor; “İran’a yönelik askeri müdahalenin çözüm olmadığını, konuşma yoluyla, anlaşma yoluyla bu meselenin halledilmesi konusunda bir duruşları var”.
Dolayısıyla bu anlaşma İran üzerinde caydırıcı bir etki oluşturabilir.
Tahran doğal olarak böyle bir yapıyı yakından izleyecektir. Ancak tarafların resmi söylemi, bunun İran’la savaşa hazırlanmak amacıyla kurulmuş bir ittifak olmadığını gösteriyor.
PEKİ YA İSRAİL?
İkinci büyük soru İsrail… Gazze, Lübnan, Suriye ve İran eksenindeki askeri gelişmeler düşünüldüğünde İsrail’i bölgesel güvenlik denkleminden çıkarmak mümkün değil.
Ancak burada da dikkatli olmak gerekiyor. Mekke Anlaşması’nın kamuoyuna açıklanan çerçevesinde İsrail’i doğrudan hedef alan bir hüküm bulunmuyor. Bu yüzden yapıyı “İsrail karşıtı askeri ittifak” olarak tanımlamak doğru olmaz. Bununla birlikte İsrail’in son dönemdeki askeri politikalarının bölgede yeni güvenlik arayışlarını hızlandırdığı da göz ardı edilemez.
Fidan’ın İsrail konusunda kullandığı şu sözler Ankara’nın farklı bir strateji izlediğini gösteriyor; “Uluslararası siyasal izolasyonun kesintisiz şekilde devam ettirilmesi gerekiyor. İsrail’in en çok korktuğu şey uluslararası izolasyon.”
Dolayısıyla Türkiye açısından İsrail meselesi yalnızca askeri caydırıcılık alanında yürütülmüyor. Diplomasi, uluslararası hukuk, siyasi baskı ve uluslararası izolasyon ayrı bir kulvarda devam ediyor.
Mekke Anlaşması ise daha geniş bir güvenlik mimarisinin parçası.
NATO’NUN 5. MADDESİYLE AYNI MANTIK
Anlaşmanın en çok tartışılan unsuru kolektif savunma hükmü.
Fidan bunu şöyle ifade ediyor; “Mekke Ortak Savunma Anlaşması teknik olarak NATO Antlaşması’nın kolektif savunmaya ilişkin 5. maddesiyle aynı.”
Bu benzetme önemli.
NATO’nun 5. maddesinin özü, bir müttefike yapılan saldırının bütün ittifaka yapılmış sayılması.
Mekke Anlaşması da aynı mantığı üç ülke arasında kuruyor.
Ancak bu yapı NATO değil.
NATO’nun onlarca yıldır oluşturduğu komuta zinciri, müşterek planlama sistemi, karargahları, standardizasyonu ve kuvvet yapısı var. Mekke Anlaşması ise bunların henüz başlangıç aşamasında. Bu nedenle “İslam NATO’su” ifadesi dikkat çekici olsa da bugünkü kurumsal yapıyı tam olarak karşılamıyor. Daha doğru tanım; Bölgesel kolektif savunma ve caydırıcılık mekanizması.
Türkiye açısından da bu, NATO’ya alternatif değil. Aksine, farklı bir coğrafyada tamamlayıcı güvenlik halkası olarak görülüyor. Fidan’ın şu sözleri bu bakımdan dikkat çekici;“Avrupa’yla Orta Doğu güvenlik mimarilerini Türkiye üzerinden uzun vadede, hatta orta vadede uyumlaştırılması mümkün”.
Bu, Ankara’nın kendisini yalnızca NATO’nun güneydoğu kanadındaki ülke olarak görmediğini gösteriyor.Türkiye, Avrupa güvenliği ile Orta Doğu güvenliği arasında bağ kuran merkez aktörlerden biri olmayı hedefliyor.
TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK KAZANÇ
Mekke Anlaşması Türkiye açısından birkaç önemli sonuç doğuruyor. İlk olarak Ankara’nın Körfez’deki siyasi ve stratejik ağırlığını artırıyor.Türkiye-Suudi Arabistan normalleşmesini ekonomik ve diplomatik yakınlaşmanın ötesine taşıyor.Artık güvenlik ve ortak savunma da bu ilişkinin parçası.
İkinci olarak Pakistan ile uzun yıllardır devam eden askeri ortaklık yeni ve daha geniş bir kurumsal çerçeveye taşınıyor.
Üçüncü alan savunma sanayii. Türkiye’nin insansız hava araçları, elektronik harp, mühimmat, füze, zırhlı araç ve deniz sistemlerinde ulaştığı kapasite Körfez ülkeleri için giderek daha önemli.
Suudi Arabistan’ın finansal gücü ve yerli savunma sanayii oluşturma isteğiyle Türkiye’nin teknoloji ve üretim kabiliyeti birleştiğinde geniş bir ortaklık alanı ortaya çıkabilir.
Pakistan’ın askeri üretim altyapısının da bu sisteme dahil olması halinde üçlü savunma sanayii iş birliği çok daha ileri bir seviyeye çıkabilir.
PAKİSTAN’IN NÜKLEER BOYUTU
Pakistan’ın nükleer güç oluşu anlaşmanın stratejik ağırlığını doğal olarak artırıyor. Ancak burada ölçülü olmak gerekiyor. Anlaşmanın Pakistan’ın nükleer caydırıcılığını otomatik olarak Türkiye ve Suudi Arabistan’a genişlettiğine ilişkin kamuoyuna açıklanmış bir hüküm yok. Dolayısıyla “Pakistan’ın nükleer şemsiyesi artık Türkiye ve Suudi Arabistan’ı kapsıyor” demek doğru olmaz.
Bununla birlikte nükleer silaha sahip bir devletin böylesine açık bir kolektif savunma mekanizmasında yer alması, başlı başına önemli bir caydırıcılık unsuru. Potansiyel rakipler bu gerçeği hesaplarının dışında tutamaz.
SUUDİ ARABİSTAN’IN YENİ GÜVENLİK ARAYIŞI
Riyad açısından da yeni bir dönemden söz etmek mümkün. Suudi Arabistan uzun yıllar güvenliğini büyük ölçüde ABD ile ilişkileri üzerinden tanımladı. Bu bağ bugün de güçlü.
Ancak Suudi dış politikasında belirgin bir çeşitlenme var. Çin’le ekonomik ilişkiler büyüyor. Türkiye ile siyasi ve askeri bağlar gelişiyor. Pakistan’la geleneksel savunma ilişkileri daha kurumsal hale geliyor. İran’la doğrudan çatışmak yerine diplomasi kanalları açık tutuluyor. Bu tablo, Riyad’ın Washington’dan uzaklaştığı anlamına gelmiyor.
Fakat Suudi Arabistan artık güvenliğini tek bir büyük gücün garantisine bırakmak istemiyor. Mekke Anlaşması bu arayışın en güçlü örneklerinden biri.
HARİTAYA BAKINCA TABLO DAHA NET
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan harita üzerinde birlikte düşünüldüğünde anlaşmanın jeopolitik ağırlığı daha açık görülüyor. Türkiye, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında. Suudi Arabistan hem Kızıldeniz’e hem Basra Körfezi’ne açılıyor. Pakistan ise Arap Denizi ve Hint Okyanusu’na uzanıyor.
Ortaya çıkan hat şu: Doğu Akdeniz – Kızıldeniz – Basra Körfezi – Arap Denizi – Hint Okyanusu. Bu kuşak dünya ekonomisinin en hassas bölgelerinden biri.
Enerji ticareti. Konteyner taşımacılığı. Limanlar. Denizaltı iletişim kabloları. Asya-Avrupa ticaret koridorları. Süveyş. Babülmendep. Hürmüz. Bütün bu alanlar aynı jeopolitik zincirin parçası. Bu nedenle Mekke Anlaşması yalnızca kara sınırlarının savunulması meselesi değil. Ticaret yolları, enerji hatları ve deniz güvenliği de bu yeni denklemin içinde.
YAPI GENİŞLER Mİ?
Bugün anlaşmanın tarafları Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan. Ancak yapının üç ülkeyle sınırlı kalmayabileceği şimdiden konuşuluyor. Mısır, Katar, Ürdün, Irak, Suriye, Azerbaycan ve başka bazı ülkelerin gelecekte çeşitli biçimlerde bu tür güvenlik mekanizmalarına yaklaşması ihtimal dahilinde.
Burada teyit edilmiş bilgi ile siyasi ihtimali ayırmak gerekiyor. Şu anda bu ülkelerin hiçbiri Mekke Anlaşması’nın resmi tarafı değil. Ancak Fidan’ın katılmak isteyen başka ülkeler bulunduğuna ilişkin açıklamaları, yapının kapalı bir üçlü model olarak düşünülmediğini gösteriyor. Özellikle Mısır’ın katılımı halinde Akdeniz ve Kızıldeniz boyutu çok daha güçlü hale gelebilir. Fakat bugünden yeni üyeler ilan etmek doğru olmaz.
Asıl mesele mevcut üçlü mekanizmanın ne kadar derinleşeceği.
ASIL SINAV UYGULAMADA
Savunma anlaşmalarının gerçek değeri imza törenlerinde değil, kriz anında ortaya çıkar. Bundan sonra cevaplanması gereken sorular var; Ortak askeri planlama yapılacak mı? Düzenli müşterek tatbikatlar gerçekleştirilecek mi? İstihbarat paylaşımı hangi düzeye çıkacak? Ortak hava ve füze savunması gündeme gelecek mi? Deniz güvenliği için müşterek görev güçleri kurulacak mı? Savunma sanayiinde ortak üretim ne ölçüde ilerleyecek? Bir saldırı halinde diğer iki ülkenin yardımı hangi hızda ve hangi mekanizmayla devreye girecek?
Anlaşmanın gerçek ağırlığını bunlar belirleyecek.
Hakan Fidan’ın beklentisi ise oldukça yüksek; “Mekke Anlaşması bu bölgeye kalıcı istikrarı getirecek en önemli adım”. Bu iddialı bir hedef. Ama aynı zamanda bölgenin ne kadar ciddi bir güvenlik arayışı içinde olduğunu da gösteriyor.
MEKKE’NİN SEÇİLMESİ BAŞLI BAŞINA BİR MESAJ
Anlaşmanın Mekke’de ve devletlerin en üst siyasi iradesi düzeyinde imzalanması tesadüf değil. Mekke, dini kıymetinin yanında İslam dünyasında birlik, ortak aidiyet ve meşruiyetin en güçlü sembollerinden biri. Dolayısıyla bu tercih, anlaşmaya askeri-teknik boyutun ötesinde siyasi ve stratejik ağırlık kazandırıyor.
Verilen mesaj açık;Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan bölgesel güvenlik meselelerinde ortak ve kalıcı bir zemin kurmak istiyor.
Ortak inanç, kültür, tarih ve aynı coğrafyanın ürettiği müşterek güvenlik sorunları bu zeminin arka planını oluşturuyor. Fakat asıl önemli olan sembolizmin somut bir kolektif savunma düzenlemesiyle desteklenmiş olması.
Hülasa; Mekke’de imzalanan sadece bir savunma anlaşması değil, bölgenin kendi güvenliğini kendi elleriyle kurma iradesi. Yeni bir düzene doğru atılmış, hem bölgesel hem de küresel oyuncuların ciddiye alması gereken son derece önemli, kayda değer stratejik bir adım.