Türk Sesinin Olduğu Yerde: Gagavuzya Notları
Nisan ayının henüz ısınmamış günlerinden birinde, Prof. Dr. Emre Ünal ile birlikte SODİMER Türk Dünyası Programı için yola çıktık. Hedef Moldova ve Gagavuzya’ydı; ama döndüğümüzde anladık ki aslında hedef, kendimizle yüzleşmekti.
Bu tür yolculuklar var; gittiğinizde bir şeyler görürsünüz, döndüğünüzde ise o şeylerin sizi gördüğünü fark edersiniz. Gagavuzya tam olarak öyle bir yerdi.
Kişinev: Sessiz Ama Onurlu
Moldovaʼnın başkenti Kişinev, sizi karşılamak için gösteriş yapmıyor. Geniş bulvarları, sakin insanları ve ağır işleyen gündelik ritmiyle; “Avrupaʼnın en yoksul ülkesinin başkenti” yaftasını taşıdığını sezdirmeden yaşıyor.
İlk durağımız Türkiye Cumhuriyeti Kişinev Büyükelçiliğiʼydi. Büyükelçi Uygar Mustafa Sertel ile yaptığımız görüşme, seyahatin tonunu belirledi. Sayın Sertel yalnızca bir diplomat değil; bu coğrafyayı derinlemesine okuyan, Türkiyeʼnin buradaki varlığını stratejik bir perspektifle değerlendiren biri olduğunu ilk cümlelerden hissettirdi. Eğitim Müşaviri Ferhat Yılmaz ise sahayı gerçekten bilen, neyin işe yaradığını ve neyin lafta kaldığını açıkça ifade eden biri olarak öne çıktı. Bu iki isimle geçirilen birkaç saat, geri kalan her şeyi anlamlandırmak için zemin oluşturdu.
Moldova, yaklaşık iki buçuk milyon insanıyla bir yanda Romanya, diğer yanda Rusya arasında nefes almaya çalışıyor. Avrupa Birliğiʼne açılan kapıyı aralamaya çalışıyor; ama Avrupalıların bu küçük ülkeye ilgisi neredeyse yok denecek kadar az. Bu gerçek, hem üzücü hem de düşündürücü.

Tiraspol: Önyargılar Yıkıldı
İkinci gün Transdinyesterʼe geçtik. Sınır kapısında bizi karşılayan atmosfer, eski Sovyet filmlerinden fırlamış gibiydi. Resmi işlemler, ağır bürokratik tempo, ciddi yüzler… İçeriye adım attığınızda zamanın bir yerinde takılı kaldığını hissediyorsunuz.
Ama Tiraspol şehri bu beklentiyi yerle bir etti.
Bozuk ve bakımsız bir şehir görecektik; bunun yerine düzenli caddeler, çalışan bir sistem ve şaşırtıcı biçimde BMW, Mercedes, hatta Tesla arabalar gördük. Kapalı gibi görünen bu yapının dış dünyayla kurduğu ilişki, göründüğünden çok daha karmaşık.
1990ʼlardaki çatışmaların ardından Rusya bu bölgeyi Avrupa ile arasına koyduğu bir tampon alan olarak tutmaya devam ediyor. İlginç olan şu: O dönemde Moldovalılara karşı savaşmış bazı gruplar, bugün bölgenin Moldova içinde kalması için Rusyaʼya karşı duruyor. Tarih bazen bu kadar tuhaf senaryolar yazıyor.

Komrat: Asıl Hikâye Burada Başlıyor
Gagavuzyaʼnın başkenti Komratʼa girdiğimizde havanın rengi değişti. Sadece coğrafi olarak değil, duygusal olarak da.
Bizi karşılayan Başkonsolos Eda Güç, bu coğrafyadaki tek kadın diplomatik temsilciydi. Ve bunu söylemek yeterli değil; Sayın Güçʼün bölgede kurduğu ilişkiler, geliştirdiği ağlar ve sahada bıraktığı iz, resmi unvanının çok ötesine geçiyor. Onunla geçirdiğimiz süre boyunca şunu net biçimde gördük: Bazı insanlar bulundukları yeri değiştiriyor. Eda Güç, Gagavuzya için tam olarak böyle biri.
Komrat Devlet Üniversitesiʼnde ise Doç. Dr. Kudret Safa Gümüş bizi karşıladı. Uluslararası İlişkiler ve Türkiye Koordinatörü sıfatını taşısa da Sayın Gümüş için bu bir unvan değil, bir tutum. Türkiyeʼyi bu topraklarda anlatmak, genç öğrencilerle köprü kurmak ve bu işi içtenlikle yapmak… Bunu ona baktığınızda görüyorsunuz. Akademisyenlikten çok bir kültür elçisi gibi duruyordu karşımızda; ve belki de tam olarak buna ihtiyaç vardı.

TİKA ve Süleyman Demirel Lisesi: Soyut Değil, Somut
Türkiyeʼnin bu coğrafyadaki katkısı, konuşmalar ve niyetlerden ibaret değil. TİKA’nın bölgede hayata geçirdiği projeler; okullar, sağlık tesisleri, dil kursları ve kültürel programlar olarak sahada görünür ve elle tutulur biçimde duruyor.
Süleyman Demirel Lisesi ziyareti ise bu somutluğun en güçlü örneğiydi. Türk eğitim anlayışıyla şekillendirilmiş bu okul; buradaki öğrenciler için yalnızca bir diploma kapısı değil, kimliklerini taşıyabilecekleri bir alan. Millî Eğitim Bakanlığıʼnın dil koruma programları da bu tabloya ayrı bir derinlik katıyor.
Bir de neredeyse tamamlanmış dev bir eğitim kampüsü var. Fiziksel olarak hazır; öğrencileri bekliyor. Diplomatik görüşmeler sürüyor, açılış günü yaklaşıyor. O kampüsün koridorlarında çocuk sesleri duyulduğunda, bugün harcanan çabanın anlamı daha net görünecek.

Din ve Dil: Bir Toplumun İki Gözü
Paskalya öncesinin yoğun atmosferinde Gagavuzya’daydık. Dini hazırlık, gündelik hayatın tam içindeydi; ritüeller, alışkanlıklar, toplumsal buluşmalar… Ortodoks Hristiyanlık bu topluluğun hem tarihi hem de bugünüydü.
Bir kilisede Türkçe yazılar gördük. Dualarda, yazıtlarda, duvarlarda… Bu tablo zihnimize kazındı. Çünkü ortada çok katmanlı, hem Türk hem Hristiyan hem de kendine özgü bir kimlik vardı. Ve bu kimlik, yüzyıllarca nasıl ayakta kaldıysa hâlâ ayakta duruyordu.
Ama dilde aynı sağlamlığı söylemek güç.
Genç kuşakların büyük bölümü Avrupaʼya ya da Türkiyeʼye göç etmiş. Geride kalanlar dillerini yaşatmaya çalışıyor; ama bu çaba, her geçen yıl biraz daha yorgunlaşıyor. Din bir toplumu ayakta tutabilir; ama dil olmadan o toplumun kendisiyle konuşması zorlaşır. Bunu sahada, somut biçimde hissettik.
Advarma ve Beşelma: Hafıza Burada Saklı
Bu seyahatin en sessiz ve en derin durakları, iki köydeki etnografik müzelerdi.
Beşelma Etnografya Müzesiʼne girdiğimizde bizi ekmek ve tuzla karşıladılar. Ardından bir görevli, Gagavuzca bir türkü söyledi. Kelimeleri tam anlayamasak da ne anlattığını hissettik. O an için başka bir açıklama aramak gereksiz.
Müzenin içi; geleneksel kıyafetler, tarım aletleri, ev eşyaları ve günlük yaşamın küçük parçalarıyla doluydu. Bunlar yalnızca birer nesne değildi. Her biri, bir insanın elinden geçmişti; bir sabah uyanmış, o eşyayı kullanmış, sonra ölmüştü. Geriye bu kalmıştı. Ve biz orada durmuş, ona bakıyorduk.
Advarma köyündeki müze ise farklı bir ağırlık taşıyordu. Sovyet dönemi, özellikle de “açlık yılları” olarak anılan o karanlık dönem, belgeler ve fotoğraflarla anlatılıyordu. Bir toplumun hayatta kalma mücadelesinin arşiviydi bu.
Arşivde özellikle dikkatimizi çeken bir bölüm vardı: 1930ʼlu yıllara ait fotoğraflar. Atatürkʼün talimatıyla Bükreş Büyükelçisi olarak bölgeyle yakından ilgilenen Hamdullah Suphi Tanrıöver’in o dönemden kalma izleri, müzenin duvarlarındaydı. Türkiye ile Gagavuzya arasındaki bağın ne kadar eskiye uzandığını görmek için bunu görmek yeterliydi.
SODİMER olarak biz de bu zincirin halkalarından birini oluşturmak istiyoruz. Haziran ayında Komrat Devlet Üniversitesi ve Süleyman Demirel Lisesi öğrencilerine yapay zekâ ve dijital güvenlik eğitimleri vereceğiz. Bakü, Üsküp, Kosova, Kuzey Kıbrıs ve Bayır Bucakʼta yürüttüğümüz çalışmaların bir devamı bu. Devlet kurumlarının bilgisi dahilinde, ama tamamen bağımsız bir sivil girişim olarak. Ayrıca bizi destekleyen tüm dostlara da teşekkürü bir borç biliriz..
Son Söz
Gagavuzya küçük bir yer. Ama taşıdığı sorular büyük.
Bir toplum dilini kaybederken kendisi olmaya devam edebilir mi? İnanç, kimliği tek başına taşıyabilir mi? Dışarıdan uzanan eller, içerideki damarları besler mi yoksa zamanla onların yerine mi geçer?
Bu soruları sormak için oraya gitmeniz gerekmiyor. Ama cevaplarını bulmak için mutlaka gitmeniz gerekiyor.
Biz gittik. Ve döndük; ama bir şeyi orada bıraktık. Belki de zaten oraya ait olan bir şeyi.